kibrit kutusu
"

Dostoyevski, Marinski Yoksullar Hastanesi ve ‘Wicked Game’


Geçen yıl bu vakitler Rusya’daydım. Elimdeki roman için bu seyahatten malzemeler biriktirmiştim.
Fakat roman hacmi aşınca eksiltme yapmak mecburiyetinde kaldım; iyi de oldu, şimdi daha derli toplu. Ama defterimde, sayfalar arasında kalmasına gönlümün razı gelmediği bir yığın anı kaldı. Demek istediğim şu ki yaz boyunca o defteri sık sık karıştıracağım. Önce Marinski Yoksullar Hastanesi, Dostoyevski ve “Wicked Game”.

Moskova’da son günün bir kısmını, Kızıl Meydan, Kremlin, Arbat Sokağı’nda giremediğimiz Puşkin evinin su yeşili gölgesinin önünde dolaşmakla geçiriyoruz. Uzun günün gecesi yaklaşıyor. Fakat akşamüzerinde yapacak bir şey daha var.

Dostoyevski askerî bir doktorun oğluydu. Moskova’da, babasının görev yaptığı Marinski Yoksullar Hastanesi’nde doğmuştu ve çocukluğu o hastanenin lojmanında ve bahçesinde geçmişti. “Oraya gidelim.” diyorum. Saat beşi geçmiş çoktan, içeri giremeyeceğimizi bilsek de Marinski Yoksullar Hastanesi’ne doğru kapitalizm heveslisi genç bir rehberin kullandığı otomobil içinde hızla yol alıyoruz. Radyo açık, yüksek sesle gürültülü rock parçaları çalıyor. Bu müzikten hoşlanmadığımı söylüyorum, kanal değişiyor. Elimden gelse tümden kapatacağım ama üzerine varmıyorum.

Gürültü, trafik, kalabalık, izdiham, keşmekeş, gökdelenler, yapış yapış bir sıcak ve şu müzik canımı deliyor, bezdiriyor beni. Her şeyin battığı bir gündeyim. Üzerimde, gidilmeye niyet edilmiş de gidilememiş, kapısına kadar gelinmiş de içine girilememiş bütün yerlerin ekşiliği, sıkıntısı ve öfkesi var. Bir ömür beklenen, güç belâ elde edilmiş, bir daha kolay kolay ele geçmeyecek bir şeyi hırpalayan, zedeleyen, yaralayan bir öfke. Şu gidişte bile sadece bana ait olması gereken kutsal ve mahrem bir yaşantıyı araçlarının içinde akan insanlarla, gündelik hayatın dağdağasıyla paylaşmak mecburiyetinde kalmış olmaktan dolayı çok sıkılıyorum. Bendeki duygunun yol arkadaşlarıma sirayet ettiğini de hissediyorum. Bir şey çöküyor üzerimize. Ağır, sıkıcı, kötü bir şey.

Navigasyon cihazı Rusça komutlar veriyor, yol gösteriyor. Ama yol bitmiyor. Her şey yekdiğerinden ne kadar uzak bu ülkede. Sonunda yavaş yavaş şehrin kalabalığından sıyrılıyoruz. Trafik seyreliyor. Huş ağaçları bollaşıyor. Hava iyice mavileşip loşlaşırken gölgeler artıyor. Garip, farklı, sanki her zamanki güneş olmayan bir güneş yavaş yavaş batıyor. Her şey esrarlı bir huzur sızdıran duru, altın tozu bir ışığın içinde yüzmeye başlıyor. Ve birden radyodan Chris İsaac’ın “Wicked Game”i yükseliyor. Sersemliyorum. Dünya bir yangın yeriydi ve beni kimse kurtaramazdı… Nereden çıktı şimdi bu? Bu şarkı bunca yıl sonra, sanki sadece gün batarken ve sadece ben Moskova’da Marinski Yoksullar Hastanesi’ni aradığım bir sırada dinlemem için varmış zannediyorum. Öyle olmasaydı bunca yıldır unuttuğum bir şarkı sadece böyle bir rüzgâr eserken ve ben gurbetteyken çıkar mıydı karşıma?

Bütün o kötü şeyler üzerimden birden kalkıyor. Yerine sükûnet iniyor. Parça ikinci dörtlüğe daha geçmeden, yolun sonunda hiç değişmeyen sarı rengi, beyaz sütunları, yüksek, koyu gölgeli, geniş yapraklı sık ağaçlarla dolu muazzam bahçesiyle Yoksullar Hastanesi tam karşımızda beliriyor. Kim bilir kaçıncı kez bir mekânı fotoğrafından tanıyorum. “İşte” diyorum, “İşte orada.” Cehennemî havada bu tatlı esinti, bu baş döndürücü iğde kokusu. Kapılar kapalı. Olsun. Yüksek, dövme demir parmaklıklar boyunca yürümeye başlıyorum, uzaklaşıyorum. Yalnızım. Zaman yarılıyor. Bahçeye bakıyorum. Uzakta sarı bir ışık. Şurası!

Hangi yolların kesişiminde var olduğumu merak ederek düştüğüm yollarda saptığım yan bir yolun sonunda harikulâde bir kamaşma bu. Yüz yıl önce benimle aynı yerde durup aynı yere bakan insanla bir’leştiğimi bilmenin kamaşması. Aynı bilinçte var olmanın insana verdiği o eşsiz ve bu dünyadan olmayan haz. Bizden de üstün bir bilinç var. Şimdi biliyorum, bu yüzden. Kendisiyle birleşilecek bilinçleri ben seçmiyorum. Onlar beni çağırıyor ve galiba ben bunun için yaşıyorum.

"
Nazan Bekiroğlu 
    1. Timestamp: Pazar 2012/05/27 12:44:00